
Şu Dünya Kupası denen meretin bitmesini nasıl sabırla bekledim anlatamam sizlere. Evden çıkmayıp, hiç kimseyle görüşmeyip, durumlar nedir merak etmememe rağmen, bir şekilde bir yerlerden öğrendim bu beynelmilel turnuvada neler olduğunu, neler bittiğini… Kendini Tanrı sanan bir fukaranın hazin sonunu, bu zıkkımı icat eden adalı züppelerin nasıl hezimete uğradığını, ismini bile yanlış yazan Amerikalı çocukların nasıl üst tura çıktığını, İtalyanların nasıl sonuncu, Brezilyalıların ise nasıl madara olduğunu çok iyi biliyorum. Hattâ Almanlar yenilince yapılan Türklük esprileri bile kulağıma kadar geldi. Önce onlara sormak isterim, sıkılmadınız mı artık, Almanlar yenilince biz de yenildik terennümlerinden? Sıkılmadınız mı artık, Alman takımındaki Türkleri siz büyütmüşsünüz gibi sahiplenmekten, sıkılmadınız mı şu topun peşinde koşan yarı üryan adamlara bakıp, hop oturup hop kalkmaktan… Bakınız ben, artık dönüp bakmıyorum bile. Bir ahtapot bile televizyonda yorum yapan adamdan daha doğru istatistiğe sahipse, ben izlemem artık bu oyunu sizin yerinizde olsam. Ki ben bundan yıllar yıllar önce el etek çektim futboldan…
Aah ah, güzel günlerdi aslında. O vakit Jules Rimet derlerdi bu turnuvanın ismine ve bendenizin de genç olduğu yıllardı haliyle. Ama benim anlatacağım hikâyede dünya kupasının veya ecnebi Rimet’nin yeri yok. Daha mahalli bir hayattı bizimkisi o yıllarda. Her muhitin kendi takımı olur, gazozuna derler maç yapılırdı. Yetenekli, cengaver, toraman gençlerimiz hasbel kader keşfedilir bir büyük takıma transfer edilirdi. Gerek Seza, gerek Kayıkhane Tayfur, gerek Dinçlerbirliği ve diğe takımların umumiyetle kendi muhitinden gençleri takıma katma konusunda temayül gösterdikleri dönemlerdi. Hepsinden de önemlisi “beyefendi” olmak asıl aranan kaideydi efendim. Büyüklerine terbiyesizlik yapan kat’iyen takıma giremeyeceği gibi, kaptan yahut teknik direktörümüz sahada bizi tokatlasa, kenarda maçı izleyen pederimizin gıkı bile çıkmazdı. Hülasa böyle dönemlerdi benim futbolla ilgilendiğim ve hattâ iştirak ettiğim günler. Şimdiki gibi mahsustan kendini yere atmaklar, saatlerce kıvranmaklar, iki dakika boyunca yerde yatıp rakibine karşşı edepsizce menfaat elde etmek çabaları kat’iyyen hoş karşılanmazdı. Takımımızdaki her ferd tahsilini tamam etmiş, kişiliği yerine oturmuş ve muasır medeniyetin gerektirdiği hal’i tamam etmişti. Kalecimiz Fethi doktor, orta sahamız Kemalettin Bey mimar, ileri uç oyuncularımız Rükneddin Bey ve Fatin Efendiler muallimlik eylemekte, kanat oyuncularımız mühendislik tahsil etmekteydiler. Bendeniz de İbnülemin Mes’ut Zağanos efendinin medresesine yeni başlamış idim.
Lafı uzatmayayım, bendeniz henüz takıma yeni dahlolmuş genç bir yetenek olmama rağmen, büyüklere saygısızlık olmaması adına yedek olarak beklemekteydim… Nisbeten az forma şansı bulup, onları da münasip seviyede değerlendirebiliyordum. Derken bir gün talih o güzel yüzünü bana da gösterdi ve bulunduğum mevkinin oyuncusu üstadımızın maçın henüz başındaki elim çarpışma sonrası yaşadığı trajik sakatlığın akabinde oyuna dahloldum… Yalnız belirtem gerek ki, bütün bir sezonun neticesini belirleyecek maçlardandı. Ezeli rakibimiz ve ebedi dostumuzla mücadele ediyor idik ve kâh tribünler, kâh bulunduğumuz kulübe, kâh yeşil sahada koşturan oyuncular, kâh muhabirler ve dahi hakemler bile asabî cihette son derece gergin bir tel gibiydiler. Benim oyuna girmemin akabinde çok büyük bir değişim, sıradışı bir gelişim olmadı takdir edersiniz ki, kendi çapımda yetenekli olduğum kadar takım oyununda da son derece uyumlu bir ferttim.
Hasılı kelam müsabakanın sonlarına doğru bir köşe vuruşu kazandık ve müsabaka boyunca herhangi bir gol olmamış, fakat birbiri ardına girilen pozisyonlar cömertçe harcanmış, kimi karamboller beceriksizliğimizin kurbanı, kimi şahsi pozisyonlar hakem hatası neticesinde hopsait diye bertaraf edilmiş, kimi mutlak goller bir anlık kaleci refleksi ile bir tarafı hüzne diğerini coşkuya gark etmişti. Lafı uzattığımın farkındayım, ama sabır en kudretli erdemdir a dostlar. Her ne ise, takım arkadaxımızın kullandığı köşe vuruşunda top o kadar nizami bir şekilde seyrederken, tam ceza sahası civarında rüzgârın da etkisiyle öyle bir irtifa kazandı ki topa yükselen -kâh rakib takımdan, kâh bizim takımdan- tamı tamamına 6 oyuncunun da kafasının üzerinden sıyırarak, hiçbir rakib oyuncu tarafından marke edilmeyen bendenizin ayaklarının önüne süzülerek iniverdi. Öyle ki pıt pıt atan kalbime eşlik edercesine, meşin yuvarlak da “pıtıdık” diye inerken beni rakib kaleciyle karşı karşıya bıraktı. Kalecinin kedivari reflekslerine mukavemet edercesine ters vücüd hareketiyle topu geçtiğim gibi boş kalenin önünde tek başıma idim. Zaman durmuş, nefesler tutulmuş, topa yükselenler aynı hızla geri inmiş, bu genç ayakların sergileyeceği marifetli vuruşu heyecanla seyrediyorlardı. O kısacık sürece binlerce kişiden bile çıt ses çıkmaması ya benim yanılgımdı ya da kaderin bir cilvesiydi. Bu sessizlik anında saliselerin bile durup benim neler yapacağımı beklediği anda ve şampiyonluğu belirleyecek bu müsabakanın en can alıcı noktasında, yumuşak bir hareketle topa yükseklik kazandırdım ve boy kaleye topu tıkır tıkır yuvarlamak varken, edalı bir kafa vuruşuyla lehimize bir sayı kazandırdım! Lakin, kariyerimin başlamadan bitmesi de bu vesileyel oldu!
Yanlış okumadınız… O edalı gol, o şampiyonu belirleyen, tüm memleketin olağanüstü gerginlikte beklediği derbinin sonucunu belirleyen gol beni mahveden gol oldu… Ne demiştim, o zamanlar edep-haya-ahlak daha ehemmiyetli mefhumlardı zira. Başa dönelim, o sessiz saliselerin olduğu anda, yumuşak bir hareketle topa yükseklik kazandırıp, edalı bir kafa vuruşuyla lehimize sayı kazandırmış olmama rağmen, sergilediğim bu edehsiz tavır dolasıyıyla sessizlik bir süre daha devam etti. Bir tek golün sevinciyle benim, ellerim iki yana açık koşarken şuursuzca çıkardığım, “Gol” nidasıydı duyulan. Fakat uzun sürmedi! Takriben dört metre koştuktan sonra evvelâ on binlerin bulunduğu tribünlerden yükselen “yuh” sesleri, saniyen üzerime atılan maddeler, salisen rakib takımdan önce bizzat benim takımımın yöneticileri ve teknik direktörü tarafından ailemdeki hatun kişilere yönelik edilen galiz küfürler sonrası roller değişti ve bu kez stadyumdaki herkes bağırırken tek susan ben olmuştum. Rakib takımın kaptanının koruması altında saha kenarına ve soyunma odasına götürüldüm. Tahmin edeceğiniz üzere linçten zor kurtuldum, edebiyla topu boş kaleye yuvarlamak dururken, edalı hareket sergilemek, diğer oyuncuların emeğine, yaşına saygısızlık olarak addedilmişti. Sonrasında, her ne kadar takımımız şampiyon olduysa da, hiçbir nümayiş sergilenmediği gibi, benim de mukavelem feshedildi. Daha sonra hiçbir takım tarafından da davet edilmedim. Rica minnet medrese tahsilimden kovulmadan bugünlere gelebildim. İşte naçizane Lütfi Arif Bek’in futbol denen illetten hazzetmemesinin sebebi bu hadisedir. O gün bugündür ne bur futbol turnuvası izlerim, ne de finallerden çok şey beklerim. Final müsabakalarından fevkalbeşer mücadele bekleyen siz budalalara da tembihimdir. Hiçbir final müsabakasından seyirlik oyun çıkmaz…








