Başlamadan Bitti; Futbol Kariyerim

Şu Dünya Kupası denen meretin bitmesini nasıl sabırla bekledim anlatamam sizlere. Evden çıkmayıp, hiç kimseyle görüşmeyip, durumlar nedir merak etmememe rağmen, bir şekilde bir yerlerden öğrendim bu beynelmilel turnuvada neler olduğunu, neler bittiğini… Kendini Tanrı sanan bir fukaranın hazin sonunu, bu zıkkımı icat eden adalı züppelerin nasıl hezimete uğradığını, ismini bile yanlış yazan Amerikalı çocukların nasıl üst tura çıktığını, İtalyanların nasıl sonuncu, Brezilyalıların ise nasıl madara olduğunu çok iyi biliyorum. Hattâ Almanlar yenilince yapılan Türklük esprileri bile kulağıma kadar geldi. Önce onlara sormak isterim, sıkılmadınız mı artık, Almanlar yenilince biz de yenildik terennümlerinden? Sıkılmadınız mı artık, Alman takımındaki Türkleri siz büyütmüşsünüz gibi sahiplenmekten, sıkılmadınız mı şu topun peşinde koşan yarı üryan adamlara bakıp, hop oturup hop kalkmaktan… Bakınız ben, artık dönüp bakmıyorum bile. Bir ahtapot bile televizyonda yorum yapan adamdan daha doğru istatistiğe sahipse, ben izlemem artık bu oyunu sizin yerinizde olsam. Ki ben bundan yıllar yıllar önce el etek çektim futboldan…

Aah ah, güzel günlerdi aslında. O vakit Jules Rimet derlerdi bu turnuvanın ismine ve bendenizin de genç olduğu yıllardı haliyle. Ama benim anlatacağım hikâyede dünya kupasının veya ecnebi Rimet’nin yeri yok. Daha mahalli bir hayattı bizimkisi o yıllarda. Her muhitin kendi takımı olur, gazozuna derler maç yapılırdı. Yetenekli, cengaver, toraman gençlerimiz hasbel kader keşfedilir bir büyük takıma transfer edilirdi. Gerek Seza, gerek Kayıkhane Tayfur, gerek Dinçlerbirliği ve diğe takımların umumiyetle kendi muhitinden gençleri takıma katma konusunda temayül gösterdikleri dönemlerdi. Hepsinden de önemlisi “beyefendi” olmak asıl aranan kaideydi efendim. Büyüklerine terbiyesizlik yapan kat’iyen takıma giremeyeceği gibi, kaptan yahut teknik direktörümüz sahada bizi tokatlasa, kenarda maçı izleyen pederimizin gıkı bile çıkmazdı. Hülasa böyle dönemlerdi benim futbolla ilgilendiğim ve hattâ iştirak ettiğim günler. Şimdiki gibi mahsustan kendini yere atmaklar, saatlerce kıvranmaklar, iki dakika boyunca yerde yatıp rakibine karşşı edepsizce menfaat elde etmek çabaları kat’iyyen hoş karşılanmazdı. Takımımızdaki her ferd tahsilini tamam etmiş, kişiliği yerine oturmuş ve muasır medeniyetin gerektirdiği hal’i tamam etmişti. Kalecimiz Fethi doktor, orta sahamız Kemalettin Bey mimar, ileri uç oyuncularımız Rükneddin Bey ve Fatin Efendiler muallimlik eylemekte, kanat oyuncularımız mühendislik tahsil etmekteydiler. Bendeniz de İbnülemin Mes’ut Zağanos efendinin medresesine yeni başlamış idim.

Lafı uzatmayayım, bendeniz henüz takıma yeni dahlolmuş genç bir yetenek olmama rağmen, büyüklere saygısızlık olmaması adına yedek olarak beklemekteydim… Nisbeten az forma şansı bulup, onları da münasip seviyede değerlendirebiliyordum. Derken bir gün talih o güzel yüzünü bana da gösterdi ve bulunduğum mevkinin oyuncusu üstadımızın maçın henüz başındaki elim çarpışma sonrası yaşadığı trajik sakatlığın akabinde oyuna dahloldum… Yalnız belirtem gerek ki, bütün bir sezonun neticesini belirleyecek maçlardandı. Ezeli rakibimiz ve ebedi dostumuzla mücadele ediyor idik ve kâh tribünler, kâh bulunduğumuz kulübe, kâh yeşil sahada koşturan oyuncular, kâh muhabirler ve dahi hakemler bile asabî cihette son derece gergin bir tel gibiydiler. Benim oyuna girmemin akabinde çok büyük bir değişim, sıradışı bir gelişim olmadı takdir edersiniz ki, kendi çapımda yetenekli olduğum kadar takım oyununda da son derece uyumlu bir ferttim.

Hasılı kelam müsabakanın sonlarına doğru bir köşe vuruşu kazandık ve müsabaka boyunca herhangi bir gol olmamış, fakat birbiri ardına girilen pozisyonlar cömertçe harcanmış, kimi karamboller beceriksizliğimizin kurbanı, kimi şahsi pozisyonlar hakem hatası neticesinde hopsait diye bertaraf edilmiş, kimi mutlak goller bir anlık kaleci refleksi ile bir tarafı hüzne diğerini coşkuya gark etmişti. Lafı uzattığımın farkındayım, ama sabır en kudretli erdemdir a dostlar. Her ne ise, takım arkadaxımızın kullandığı köşe vuruşunda top o kadar nizami bir şekilde seyrederken, tam ceza sahası civarında rüzgârın da etkisiyle öyle bir irtifa kazandı ki topa yükselen -kâh rakib takımdan, kâh bizim takımdan- tamı tamamına 6 oyuncunun da kafasının üzerinden sıyırarak, hiçbir rakib oyuncu tarafından marke edilmeyen bendenizin ayaklarının önüne süzülerek iniverdi. Öyle ki pıt pıt atan kalbime eşlik edercesine, meşin yuvarlak da “pıtıdık” diye inerken beni rakib kaleciyle karşı karşıya bıraktı. Kalecinin kedivari reflekslerine mukavemet edercesine ters vücüd hareketiyle topu geçtiğim gibi boş kalenin önünde tek başıma idim. Zaman durmuş, nefesler tutulmuş, topa yükselenler aynı hızla geri inmiş, bu genç ayakların sergileyeceği marifetli vuruşu heyecanla seyrediyorlardı. O kısacık sürece binlerce kişiden bile çıt ses çıkmaması ya benim yanılgımdı ya da kaderin bir cilvesiydi. Bu sessizlik anında saliselerin bile durup benim neler yapacağımı beklediği anda ve şampiyonluğu belirleyecek bu müsabakanın en can alıcı noktasında, yumuşak bir hareketle topa yükseklik kazandırdım ve boy kaleye topu tıkır tıkır yuvarlamak varken, edalı bir kafa vuruşuyla lehimize bir sayı kazandırdım! Lakin, kariyerimin başlamadan bitmesi de bu vesileyel oldu!

Yanlış okumadınız… O edalı gol, o şampiyonu belirleyen, tüm memleketin olağanüstü gerginlikte beklediği derbinin sonucunu belirleyen gol beni mahveden gol oldu… Ne demiştim, o zamanlar edep-haya-ahlak daha ehemmiyetli mefhumlardı zira. Başa dönelim, o sessiz saliselerin olduğu anda, yumuşak bir hareketle topa yükseklik kazandırıp, edalı bir kafa vuruşuyla lehimize sayı kazandırmış olmama rağmen, sergilediğim bu edehsiz tavır dolasıyıyla sessizlik bir süre daha devam etti. Bir tek golün sevinciyle benim, ellerim iki yana açık koşarken şuursuzca çıkardığım, “Gol” nidasıydı duyulan. Fakat uzun sürmedi! Takriben dört metre koştuktan sonra evvelâ on binlerin bulunduğu tribünlerden yükselen “yuh” sesleri, saniyen üzerime atılan maddeler, salisen rakib takımdan önce bizzat benim takımımın yöneticileri ve teknik direktörü tarafından ailemdeki hatun kişilere yönelik edilen galiz küfürler sonrası roller değişti ve bu kez stadyumdaki herkes bağırırken tek susan ben olmuştum. Rakib takımın kaptanının koruması altında saha kenarına ve soyunma odasına götürüldüm. Tahmin edeceğiniz üzere linçten zor kurtuldum, edebiyla topu boş kaleye yuvarlamak dururken, edalı hareket sergilemek, diğer oyuncuların emeğine, yaşına saygısızlık olarak addedilmişti. Sonrasında, her ne kadar takımımız şampiyon olduysa da, hiçbir nümayiş sergilenmediği gibi, benim de mukavelem feshedildi. Daha sonra hiçbir takım tarafından da davet edilmedim. Rica minnet medrese tahsilimden kovulmadan bugünlere gelebildim. İşte naçizane Lütfi Arif Bek’in futbol denen illetten hazzetmemesinin sebebi bu hadisedir. O gün bugündür ne bur futbol turnuvası izlerim, ne de finallerden çok şey beklerim. Final müsabakalarından fevkalbeşer mücadele bekleyen siz budalalara da tembihimdir. Hiçbir final müsabakasından seyirlik oyun çıkmaz…

Bana Kaderimin Bir Oyunudur Bu!

Şu cihan içre, tanıyıp tanıyabileceğiniz en bahtsız, en mutsuz, en kısmetsiz insanların başında geliyorum. Belki de başını tutuyorum. Gerçi kimileri başını tutmak derken neyi kastettiğimi anlamayabilir, ama öyle olsun, kimi zaman başı tuttuğumuz da oluyor… Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz meselesi gibi de değil, gerçek tamamen. Efendim ismim Kader Hikmet Bedevî. Aslında sülalece pek kısmetliyiz ve buradaki Bedevi soyismi, öyle bazılarınızın aklına geldiği gibi bahtımla veyahut çölde kimi hayvanatla girdiğim yakınlaşmalara dair bir sembolizasyon değildir efendim… Ailem Mağribi Afrika’dan yani Habeş olarak adlandırılan memleketlerden geldiği için muhterem ve rahmetli dedem bu soyismi daha uygun bulmuşlar. Lakin o dönemde sizin yaptığınız gibi şakalar olmadığı için, bir mahsur da görmemiş pek haklı olarak… İshal-i kelâmı bir kenara bırakayım…

İsmime tezat olarak talihsiz hayatım daha doğumumda başlamış. Bendeniz 4 çocuğun en küçüğüyüm. Üç ağabeyim mevsimin rahat, havaların ferah olduğu günlerde dünyaya gelmiş ben ise senenin en keskin ayazının olduğu, kimi memlekette zemherinin, kimi memlekette kasırgaların yaşandığı bir tarihte doğmuşum. Sadece bu da değil, rahmetli validemle daha askere bile gitmeden evlenen pederim, üç ağabeyimin doğumunu görmüş, lakin benim doğumumda silah altında olduğu için beni sonradan kucağına almış. Bitti mi, elbette ki hayır, üç ağabeyim de ebeler yardımıyla ve bilumum hazırlıkla doğduğu üzere sağlıklı ve rahat bir doğum anına denk gelmişlerken; ben erken doğuma tesadüf eyleyip memleketin taşrasında ebe namına bir Allah’ın kulu yok iken dünyaya gelmişim. Asıl beteri de bu hadisenin vuku bulduğu tarihte ortaya çıkıyor, rahmetli validem bundan önceki tecrübelerine dayanarak beni hayatta tutmayı başarmış. Fakat o doğum dolayısıyladır ki, kafam biraz yamuk, kulak memelerim çene kemiğime bitişik, göbek bağım biçimsizdir. Bitti sandınız değil mi? Heyhat, ne yazık ki bu da değil. Az evvel sözünü ettiğim meş’um tarih bendeki bahtsızlığın yegâne timsalidir… Bendenizin doğum günü 29 Şubat’a denk gelmektedir ki, bundan binlerce yıl evvel tahta geçip, sözde medeniyet kurmuş zındıkların şeyinin keyfine değiştirdikleri takvimin memleketimizde kabulü bendenizin de bu tarihe denk gelen doğumu her şeyin hülasasıdır efendim.

Kader ismimi validem, Hikmet’i de pederim koymuşlar doğumuma uygun olarak. Mamafih şu yaşıma kadar bir Allahın kulu doğum tarihimi hatırlamamış, hatırlayan da kutlamak için birkaç sene beklemek zorunda kalmış ve aradan geçen zaman hasebiyle ne yazık ki yeniden unutmuştur. Az önce isyanımı dile getirirken,  binlerce yıl önce tahta geçip çok affedersiniz şeyinin keyfine takvimin içine tükürmüş pezevenklerin cefasını ben çekmekteyim efendim. Hikâye bildik aslında; bu kerhanecilerden Sezar nam kefere, Mısırlı bir astronoma siparişi veriyor, o kefere de oturuyor masa başına hesabını yapıyor; 365 gün 6 saat deyiveriyor koca bir yılı hesaplarken. Evvelâ her şey güzel, 6 ay 30 çeker iken çok affedersiniz geri kalan 6 ay da otuz birini çeker imiş. İşte bu takvime göre, son ay da Şubat imiş efenim. Bu kefere Sezar’ın ilk adı Jülyus mu neymiş, aylardan birine de kendi adını vererek bencilliğin anıtını diktiği gibi, benim de kaderimin içine edilecek kuburu o gün oymaya başlamış. Bu Jülyus dedikleri Sezar efendiden sonra, yıkılasıca tahtın başına Augustus derler, bir büyük otuz birci geçmiş. Otuz birci diyorum, bu cünübet pezevenk, her daim eli zekerinde gezer, günün her dakikasında bir taraflarını sıvazlaya sıvazlaya dolanırmış. Bu zındık da tahta geçti diye hemen aylardan birine kendi adını vermiş, sonra da demiş ki “ben günün her dakikası elim şeyimde geziyorum, adımız çıktı otuz birciye, madem öyle adımı verdiğim ay da çeksin otuz birini…” Bu zındığın otuz bir çekmesini istediği ayın bir günü de yine bizim fukara Şubat’tan araklanmış. Aha bu takvimin son haline göre bizim dört yılda bir 30 gün süren Şubat ayı, birer birer vere vere 4 yılda bir 29 çekip, erkenden donunu toparlar olmuş. Olmuş olmuş da, olan benim gibi bahtsız Bedevî’ye olmuş.

Onun içindir, sevmem doğum günlerini. En başta bencil ağabeylerimin, akabinde eşimin dostumun doğum günlerinde bir umut belki benimkini de hatırlarlar diye çeşitli hediyelerle, türlü mesajlarla tebrikimi iletirim lâkin, bir tanesi de gelip sormaz, birader senin doğum günün ne zamandır diye. Haydi sordu diyelim, o sene Şubat 28 gün olduğu için kutlanmaz, dahası hatırlanmaz bile. Şu vakte kadar bir kere bile “iyi ki doğdun Kadeeeeer. Mutlu yıllar Hikmeeet!” gibi dünyanın en şirin şarkısını duyamadım. Bir kerre olsun hediye alamadım. Mesleğim öğretmen olmadığı için öğretmenler günü, baba olmadığım için babalar günü, hayatta bir sevgilim olmadığı için sevgililer günü hediyesi almamış ve yalnız yaşamaya mahkum bir insan olduğum için yılbaşında da bir kumpanyada nasibime bir çöp bile düşmemiştir.Kendi başıma kutladığım doğumgünlerimde de muhakkak bir talihsizlik peydahlandığı gibi, bin müsibetle mücadele etmişimdir efendim… Ama onlara girmeyeyim. Neyse, beni boşverin, bari sizlerin doğum günü kutlu olsun!

Published in: on Temmuz 13, 2010 at 1:19 pm  Yorum yapın  
Tags: , , , , ,

KENYALI SAAT

Açıkçası bunun bir başarı öyküsü mü, yoksa başka bir şey mi olduğunu çok iyi bilemiyorum. Halkımız bir şehir efsanesi sansa da, ben bizzatihi Kenyalı Saat’te muhasebecilik yapmış bir insan olarak hikâyeyi birinci ağızdan dinledim. O fukara 4 kardeşin yaşadıklarını en büyük kardeşleri Dobinga Amimo’dan dinledim. Ben de onun yalancısıyım sizin anlayacağınız…

Neyse, Dobinga, Mottomumba, Amatulumba, Jonathan Amimo biraderler Marsabit ile Wajir arasında bir sınır köyünde dünyaya gelmişler. Analarının sırasıyla 14,15,16 ve 17. çocuklarıymış ki, memleketlerinde 13 çocuktan sonrası kaderlerine terk ediliyormuş, dedim ya onun yalancısıyım. Kabile geleneğine göre bunlar ormana bırakılıyormuş bir yaştan sonra. Yaşarsa ne mutlu, yaşamazsa besin zinciri midir ne halttır, ona bir faydaları oluyormuş işte, ilkel kabile kafası ben anlamam. Neyse, benim patron Dobinga, daha çocuk 5 yaşında bırakıldığı ormanda hayatta kaldığı yetmiyormuş gibi, bir de biraderlerini takip etmiş ki çocuklar kurda kuşa yem olmasın diye… allahtan her kardeşin arasında 1’er yaş varda fukara çok beklememiş ormanda… Bu yabani, ormanda takılırken bir tane büyücüyle tanışmış tütsületmiş kendini, sonra biraderleri de tütsületmek için beklemiş yıllarca. Bana söylediği, birini futbola tütsületmiş, birini enstrüman çalmaya, en küçüğünü de şarkı söylemeye  tütsületmiş. Kendisi de bizzat büyücü tarafından tüccarlığa tütsülenmiş, sizin anlayacağınız bu büyücü herif bundaki yırtıcılığı görüp menajerleri yapmış bizim Dobinga’yı…

Ama bahtsızlik bir kere insana musallat oldu mu, kurtulamazsın arkadaş. Daha doğumlarında üzerlerine lök gibi oturan bedevi talihi, bunları ilerleyen zamanda da yakalamış. Hiçbir işeri rast gitmemiş, malum Afrika memleketi, o kabile diğerini kesmiş, bu general diktatör olmuş derken, bizim fukaralar en sonunda biriktirdikleri üç kuruşla Avrupa’ya gelmek için Hint okyanusunu kullanan bir geminin hangarına saklanmışlar. Ama bahtsız fukaralar, aç biilaç sürdürdükleri yolun sonunun Türkiye’ye varacağını ne bilsinler… Ceplerinde üç kuruşla inmişler İstanbul’a. İstanbul bir garip memleket, evvelâ şehre alışmaya çabalamışlar, dil bilmiyorlar yol bilmiyorlar. Dımdızlak ayazda kalmışlar sizin anlayacağınız. Ama Dobinga kurnaz herif, hemen ellerindeki tıs tıslarlan bir müzik yaptırmış Amatulumba’ya, Jonathan’a şarkı söyletmiş, Mottomumba’ya da top sektirmiş meydanlarda. Ayı oynatır gibi para toplamış kardeşlerinin üzerinden, ama iyi niyetliymiş eşit pay etmiş hepsini. Neyse, dili öğrenip petkayı kurtardıktan sonra hemen pazarlamaya başlamış biraderlerini. Lakin ne Mottomumba’yı alan bir büyük takım, ne Amatulumba’nın bestelerini beğenen bir yapımcı, ne Jonathan’daki olağanüstü zenci gırtlağını fark eden bir allahın kulu çıkmamış ortaya. Ne de olsa hâlâ her gördüğümüz Afrikalıya, Yamyam bilemedin en iyi ihtimal Habeş dediğimiz zamanlarmış işte. Zamanın bir iki Yeşilçam filminde rol almışlar, arap bacıyı bile oynamışlar mahalle ortalarında. Zaman ilerleyip, bunların yaşı ilerledikçe ne transfer için uygun hale gelmişler ne de genç yetenek diye pazarlanabilir olmuşlar. Daha kötüsü, bir tanesi Beyoğlu karakolunda gözaltındayken bir kurşunla yaralanmış, ölümden dönmüş. Tabi o zaman kamera yok, kayıt mayıt olmamış. Bir tanesine torbacı muamelesi yapıyorlarmış saçları bir garip diye, birine kokona karılar yanaşıp ahlaksız tekliflerde bulunuyorlarmış. Bir iki kabul etmiş ama işin içine kocalarının da bulunduğu değişik fantaziler karışınca zekeri zor kurtarmış fukara. Ben de patronun yalancısıyım, hepsini aynen böyle anlattı.

Hasılı kelam, bir gün Dobinga Amimo, yani benim patron, dört kardeşin en büyüğü ve en girişimci olanı, Sirkeci muhitinde dolanırken bu meşhur Konyalı Saat’i görmüş. Bir iki inçelemiş işin esprisini öğrenmiş. Eh madem yeni memleketi kardeşlerinin yeteneğini görmezden gelmiş, ama Dobinga biraz zorlayınca sonuç almış, hemen bu kanaldan girmiş mevzya. Bak burayı onun gibi söyleyeceğim izin var; “abijim baktim herkeşin ittiyajı olan bi şçey var, o da saad, didim o zaman ben de hâlka saat giydiririm abijim.” Bu başlamış dandik saatleri, eski saatleri toplayıp küçük bir el tezgagıhda, Galata Köprüsü’nde, Beyoğlu’nda, Sirkeci’de, Bakırköyü’nde, Sarıyer’de dolana dolana satmaya. İşler tıkırdadıkça açmış birer tezgah da kardeşlerine. Altı aya kalmadan bunlar kurmuşlar dükkanı, tam Sirkeci’nin göbeğinde. Yazmışlar siyah zemin üstüne sarı – kırmızı -yeşil renklerle KENYALI SAAT diye. Hareket noktası şuymuş, ben de onun yalancısıyım, “Konyalı Saat orijinal ve pahalı saatlerin distribütörüyse, çağma ve ucuz saatlerin distribütörü de Kenyalı Saat’tir.” Allahsız yamyama bak, çok affedersin bunu bana anlattığı zamanı göreceksin yeğenim, yerinde duramıyordu hey kulakları çınlayası Dobinga…Hey Allahım yaa… Neyse; kendince strateji de belirlemiş keraneci, bütün malları işporta misali tezgahta sattıracak. Bir ara hususî bunun için Afrikalı çocukları getiriyordu İstanbul’a bu Dobinga. Mellekette nüfuslarının birden artmasının sebebi de buymuş yine, ben bilmem onun yalancısıyım dedim ya en başta… Çok yürüdü bunlar da işte o hassas mesele bitirdi bunları.

Vallaha işin doğrusu biraz karışık aslına bakarsan. ilk zamanlarda söylediydi de bu hale geleceğini bilemediydi fukara. Zamanın emniyet müdürü mü belediyesinden birisi mi neyiyse artık. Bundan komisyon istemiş, demiş “bak hem yamyamsın, hem sahtecisin, ekmek yemek istiyorsan bize de bir çorba parası atacaksın.” Bu da haysiyetli adam, dişiyle tırnağıyla kazımış, evraklarda hiçbir alavere dalavere yok, bu devlet ricalinden deyyusun sıkıştıracağı yer de yok. Ta ki o hassas noktaya kadar. Şimdi ortalığın karışık olduğu seneler. Darbe öncesi yani, bu bir girmiş tabeladan aha olay buraya kadar gelmiş.E anlattımdı ya, tabelanın renkleri siyah zemine Sarı Kırmızı Yeşil diye… Bu meğerse bütün Afrikalıların sembolik renklerinden biriymiş. Tabi bizim burada da belli göndermeleri olunca vay efendim Kürtçü falan derken gözaltına almışlar. Eh karışık dönem diye dedik gözaltı süresi sadece 6 ay sürmüş. Sonra mahpus yolları görünmüş, tutuklu yargılanma ayağına 20 yıl zaten yatmışlar, en karar verilmiş sana 36 yıl.onların yalancısıyım bana böyle anlattılar.

Şimdi bizim Dobinga Amimo ve biraderleri salıverileceği günü bekliyorlar, Allah yardımcıları olsun. Rivayete göre bugün hâlâ sokaklarda çakma saat satan Afrikalılar bunların getirdiği veya getirttiği fukaralarmış. Ben de onların yalancısıyım. Hay canına yandığım Dobinga be, “abijim abijim” diye diye hesap yaptırırdı, bana. Şimdi mahpusta gün sayıyor kardeşleriylen beraber. İnsan anasından şanslı doğacak birader, kim bilirdi Kenya’da doğmuş fukara burada Kürtçülükten mahpus yatacak…

Published in: on Temmuz 13, 2010 at 1:16 pm  Yorum yapın  
Tags: , , , , ,

AT MURATTIR

Nereden başlasam, nasıl anlatsam bilemiyorum. Bu girişteki serzenişlerim, size bazı şarkıları çağrıştırmış olabilir. Ama size ne bir türkü söyleyeceğim, ne de bu müzisyenlerle aramda geçen olayları anlatacağım… Ben Murat Haracıoğlu, memleketin ünlü at yetiştirme çiftliği sahibi Burak Haracıoğlu’nun en küçük çocuğu ve biricik oğluyum. Daha doğrusu oğluydum… Hayır, sandığınız gibi o beni evlatlıktan atmadı, ben ailemi ve bütün servetimi reddettim.

Efendim anlatayım, çocukluğumdan beri üzerine titrenen ve Haracıoğlu at besleme çiftliklerinin başına geçecek tek isim bendim. Her ne kadar ablalarıma gerekli pay verilecek olsa da, servetin büyük kısmı ve yönetimi bana devredilecekti; ama muhterem pederimin isteklerini yerine getirmek kaydiyla. Birkaç maddeden oluşan şartların içinde bir de onun uygun gördüğü zengin bir ailenin kızıyla evlenmem vardı ki, bana filmlerdeki saçma senaryolara göz kırpan bir kaderi andırıyordu. Tahmin edeceğiniz üzere yaşadığım dram, tam da bu damardan yakaladı beni…

Nesillerden beri ailemiz at yetiştirmekte uzmanlaşmıştı. Yarışlara giren atlarımız bütün koşularda birinci geldiği gibi İngiltere, Arabistan, Amerika gibi ülkelerde de atlarımız koşuyordu. Hele son yıllarda babamın üzerine titrediği Oğuzhan her koşuda birinci geliyordu. Bilhassa memleketin ünlü jokeyi Muhlis Karabaş ganyancılara milyonlar kazandırırken, sevgili pederime de milyarlar kazandırıyordu. Aile geleneği meslekle elbette yakından ilgileniyordum ve atları pek seviyordum. İtiraf etmem gerekiyor ki, bir aralık ganyan iptilasına ben de kendimi kaptırmıştım. Hergün birkaç kupon doldurup gönlümü eğlendirirken, sanki koşan atlar bizim değilmiş gibi yarışlarnı mahalle arasındaki sigara kokan, gürültülü ganyan bayiinden izliyordum. Oysa koşan çoğu atın seyisini bile tanıyor, sahibiyle akşamları buluşup kendi zengin eğlencemizi düzenliyorduk. Bahçelerde partiler, havuzbaşı eğlenceleri derken, birgün hayatımı değiştiren olay cereyan etti… Yakın dostum Cabbar Atabinen’in havuzbaşında verdiği bir partide kahyaları Yahya’nın kızı Cilvenaz’ı görüp âşık olduğumda dünyam tepetaklak oluverdi. Çünkü biliyordum ki zalim babam bu dünya güzeliyle evlenmeme izin vermeyecekti. En başta da belirttiğim gibi, kader bana cilvesini Cilvenaz aracılığıyla yapacaktı. Cilvenaz yüzünden, haraya gidemez, ayık gezemez oldum, daha fazla ganyan oynamaya başladım, kendi atımıza bahis oynuyor aracılara pay verip duruyordum… Bir taraftan kazanıyor diğer taraftan kazandığımın misliyle kaybediyordum.

En sonunda babama açıldım ve tahmin edersiniz ki izin vermedi, ama ben resti çekmiştim, Cilvenaz’ı kaçırmaya karar vermiştim. Artık kararımı uygulamaya koyacağım gün, babamın en sevdiği kıratı Oğuzhan’a atladığım gibi, gizlice Cabbar Atabinen’in konağına vardım. Cilvenaz, benim kolaylıkla girebilmem için bütün düzeneği hazır etmişti. Ancak içeri girdiğimde acı gerçekle karşılaştım. Cilvenaz ile Cabbar büyük konaklarının samanlığında çılgınca sevişiyorlardı. Meğer Cabbar, Cilvenaz, altılı kuponlarım, felek elbirliği etmiş bana bu zalim oyunu oynamışlar. Cilvenaz’ın güzelliğinden büyüleneceğimi bilen Cabbar bana bu oyunu oynamış. Her zaman bizim atlarımıza sahip olmak isteyen ve sırrımızı öğrenmek için elinden geleni yapan Cabbar, at gibi kadın Cilvenaz’ı elde ederek bu yarışta kazandığını söylüyordu…

Dünyam başıma yıkılmıştı. Üzütümden, vurdum kendimi dağlara. Atım yorulana ben bu olayları unutana kadar dört nala uzaklaştım oradan. En sonunda bir köylük yere geldik. Meğer bu bildiğimiz köylerden değilmiş. Benimle aynı yaşlarda kırk küsur kişinin idare ettiği bir komün köyüymüş. Kendi ürünlerini yetiştiren, müzik yapan, her gün birbirleriyle sevişen, kendi otlarını tüttüren, istedikleri gibi özgürce hayat süren bir hippi komünüymüş burası. Sahibi olduğum birtakım maddi varlıklarımdan arınmam kaydıyla onlarla yaşamama izin verdiler. Şimdi rahatım. At murattır demişler doğruymuş, burada babamın onay vermeyeceği kadınlarla beraber yaşıyorum, ganyan sonuçlarını bilmiyorum ama, en azından istediğim gibi ata binebiliyorum…

Published in: on Temmuz 13, 2010 at 1:12 pm  Yorum yapın  
Tags: , , , , , , ,

Sanatçısından Sembolist Fotoğraf Analizleri

Tüm fotoğraf ve sembolizm ve sembolist fotoğraf sevenlere selamlar. Hatırlarsanız daha evvel yaptığım bir izahatta bizzat benim çektiğim bir fotoğrafla, kurucusu ve manifestocusu olduğum sembolist fotoğraf analiziyle tanışmıştık sizinle. Bugün yine çok sevdiğim bir fotoğrafımı paylaşmak ve derinlerde yatan sembolizmi izah etmek istiyorum.

Açıkça itiraf etmem gerekirse, erotik figürler işlemeyi seviyorum. Evet zaafım var, kalça, meme, baldır bacak beni benden alıyor. Ama istirham ederim, siz kendinize mukayet olunuz. Efendim bu güzide fotoğrafta performansı sergileyen sanatçı kadınlar, Habil-Kabil ikilisinden bugüne kadar sürüp gelmiş mücadeleyi sergiliyorlar. Artık çeşitli sinema filmlerinde, masallarda, romanlarda vesair bütün mecralarda karşımıza çıkan iyi ve kötü mücadelesi ve bunun da bütün klişesini sırtına yükleyerek siyah-beyaz çatışmasında gösterilmesine bir göndermedir efendim. Sanatçıların giymiş olduğu siyah-beyaz donlardan da anlaşılacağı üzere, tarih boyunca karşımıza çıkan iyi-kötü mücadelesinin siyah-beyaz ikilisiyle sembolizasyonu burada bir kere daha karşımıza çıkıyor (ne yani Lost’ta bile çıktığı zaman ses etmediniz, ben kullanınca mı laf oluyor)… Siyah don giyenin beyaz parizien, beyaz don giyenin ise siyah parizien giymesi ise, uzakdoğu öğretilerine, hatta açıkça Ying-Yang esprisine ironik bir değinidir. Zira, Batı dünyasının götüne bakmaktan, Doğu kültürünün ayaklar altına alındığının farkına bile varmayan zihniyet, çoktan kündeye getiriliyor demek istiyordum burada. Tahmin edeceğiniz gibi, son derece siyasi göndermelerin de olduğu bir çalışmamdır bu…

Beyaz don giymiş sanatçının, yaptığı el hareketinin pek çok anlamı vardır. Sıralamak gerekirse:

  1. 5 dakikada Beşiktaş…
  2. 5 dakika sonra geleceğim,
  3. 5 çay çek, biri açık olsun!
  4. Namık Kemal heykelinin de dediği gibi, 5 dakikada 5 çay içip 5 simit yemeyen bizden değildir…
  5. 5 vakte kadar size bir kısmet var. Bak nah şurada, ba ba ba gördün mü?!
  6. Lesbian Spank Infirno!
  7. Çıkarmadan 5!
  8. 5’te bitmesi gereken bi liste daha da uzar gider…

Yerde duran iç çamaşırları ise, birtakım batıl inançlara göndermedir. Zira memleketimizin birçok yerinde üzerinizden çıkardığınız çamaşırların ters olmaması yönünde önemli uyarılarda bulunur evdeki görmüy geçirmişler. Bir rivayete göre şeytan veya üç hafrliler, iyi saatte olsunlar gece boyunca o ters çamaşırları giyer ve ortalıkta fink atarlarmış. Ben de onların yalancısıyım…

Yatak örtüsünün düz çizgili oluşu, hayatın monotonluğuna ve bir süre sonra insanların cinsel yaşantısının bütün rengini yitirdiğine bir gönderme olduğu gibi, çiçek desenli perde hayatımızdaki pastoral eksikliğin ne boyutta olduğuna ve yeşil hayatı korumamız gerektiğine dair açık bir mezajdır. Burada sözü J.J. Rousseau’ya bırakıyoruz: “Al beni al götür beni doğayaaa!”

Sanatçıların ikisinin de sadece sol ayaklarının tabanının tamamen görünmesi ise Budizm’deki saflık inancının sol ayaktan alındığına, sözkonusu içsel temizlik şakrasının sol ayak tabanında olduğuna bir imlemedir. Sağ taraftaki komodinin yarısının kadraja alınması diğer tarafta birkaç tane kitap bulunmasındandır. Efendim kitap iyi bir şey olmadığı gibi, genç dimağları her an zehirleme tehlikesi barındıran, görüldüğü yerde ortadan kaldırılması gereken bir şeytan icadıdır. Ne demiş John Lennon, “saçmalama seviş.” Kitap okuyup, yatakta saçmalayacağına seviş istediğin gibi demek istiyoruz biz burada…

Takdir edersiniz ki bu güzide çalışmamızın daha pek çok göndermesi var, lakin gerisini siz okurlara ve izleyicilere bırakıyoruz. Yeni fotoğrafların derinliklerinde görüşmek ümidiyle. Metaforlarla dolu bir hayat diliyorum efendim…

BİR SAZENDENİN İSYANI

Değerli konuklar, sevgili kar’iler. Kusura bakmayınız bir nebze Mes’ut Bahtiyarvari bir üslub ile bu naçizane hatıratımı sizlerle paylaşmak için gereksiz bir girizgah kullandım. Sahne alışkanlığı efendim… Gerçi sahne alışkanlığı desem de artık ne sazendeliğimiz kaldı, ne de sahnelere çıkmamız görülmüştür. Hikâyemiz kendi nezdinde çok bir boyut taşımasa da, anlat dediler anlatıyoruz. Bendeniz Cemil Ulvi Kürekçi. Şayet dikkat ettiyseniz, anılarını paylaşan diğer akranlarım gibi mesleğime uygun bir soyadımın olmadığını görmüşsünüzdür. Efendim anlatayım, benim muhterem pederim yetim imiş. Kendisi her daim, rahmetli validemin pederini baba gibi bilmiş ve dedemin bir zamanlar forsalıkla cezasını ödemesi dolayısıyla soyadını Kürekçi olarak yazdırmış. Yani ne öyle kürek gibi ellerim var, ne kürekçi gibi kaslarım var, ne de ona benzer bir şaka yok bu işin içinde…

Bendeniz musıkîşinas bir tabiatte olmamdan dolayı, çocukluğumdan beri iki teli bir araya getirir, gerip bırakınca çıkan sese hayran hayran bakarmışım. Pek muhterem pederim bu yönde tahsil eylememe izin verince de elime geçirdiğim her nev’i telli enstrümanı çalmak üzere tecrübe ettim. Hepsinde de gayet muvaaffak olmuşumdur efendim. Hattâ kaba durduğu gerekçesiyle soyadımın değişmesini bile isteyenler oldular… Sazcı, mızrabdan gibi öneriler geldi lakin, kabul etmedim efendim. Sahnede önümde çıkan solistlerden daha meşhur idim, dahil olduğum orkestralar ihya olurdu, yaptığım besteler gününde ezberlenir, hemen plaklara okunur, üzerinden yıl geçmeden klasikler arasına girerdi. Ta ki… Ta ki, o menfur olaya kadar. Lafı uzatacağım ama en başından anlatayım efendim…

Gazinoların altın çağıydı. Pek çok ustayla beraber sahneye çıkıyorduk. Sanat Güneşlerinden, Hitit Güneşlerine, Atatürk’ün Solistinden, İnönü’nün Türkücüsüne kadar pek çok ismin arkasında sahneye çıkardık. Ancak, arada farklı isimler de olurdu. Gazino sahibinin yatağından kalkan çocuk yaşta her aşufte, assolist diye önümüze çıkıyordu kimi zamanlar. Böyle durumlarda iş bize düşüyordu. Ancak, izleyiciyi memnun etmek külfetini biz çekerken, takdiri ve teşekkürü almak daha mikrofonu nasıl tutacağını bilmeyen aşufteye nasib oluyordu. Derken büyük isimler gazinolardan uzaklaşıyorlardı. Kimi yaşlılığını bahane ederek, kimi paranın azlığını öne sürerek artık sahnelerden el etek çekmişlerdi. Zira bu aşufteler sürüsü piyasayı kaplamış, onların da huzurunu kaçırmışlardı.

Bir gün, ne yazık ki sazımın teli kopmuş ve vakit darlığından asıl kullandığım teli takamamıştım. Demem o ki, bir milim daha kalın bir tel kullanmak zorundaydım ve bu da bir süre sonra insanın canını yakan bir ıstıraba dönüyor efendim… Lafı uzatmayayım, aşufte solistlerden birisi, ön masalarda oturan kalantor bir parababasının gönlünü hoş etmek için “gölgesinde mevsimler boyu oturduğumuz” isimli hicaz eserini çalmamızı işaret etti. Övünmek gibi olmasın, çalamayacağım şarkı, türkü, musiki icrası yoktur efendim. Mozart deyin onu çalayım, divan bağlamayla Paganini, cümbüş ile Bolero çalayım… Enstrümanıma o kadar hakim, mesleğime o derece saygılıyımdır efendim. Lakin Şahika isimli bu aşufte, sözkonusu şarkının makamını tam bilmediğinden olanlar oldu. Şarkının her kıt’asının sonunda yer alan “bilmem” kelamının birkaç kere tekrarlanıp arada enstrümanlarla nağme yapmamız gerekmektedir ve bunu da biliyorsunuzdur elbet. Lakin sinirimi mazur görün, bu Şahika karısı, “bilmem” bölümlerini soluksuz söyleyip, bizim 200 metronomla çalmamız gereken nağmeleri 500’e çıkararak bizi koşturmaktaydı ki, gecenin ilerleyen saatlerine tekabül eden bu istek, zaten parelenmiş parmaklarımın artık iflasına sebep olmuştu. Öyle ki ikinci kıt’adaki “bilmem”lerde de aynı hareketi yapıp tekrarı artırması artık parmaklarımın kanamasına, canımın yanmasına, gözümün dönmesine, bütün uyarılarımıza rağmen aşuftenin umursamaması da kendi çapımızda bir cinnet geçirmemize sebep oldu. Haliyle ayağa kalkan kulunuz, enstrümanı kaldırdığı gibi Şahika aşuftesinin kafasında kırmak suretiylen sinirini tastamam boşalttı. Her ne kadar beni durdurmaya çalışanlar olsa da, özel yapım enstrümanımın gövdesiyle Şahika’nın bayılmasına sebep olduğum gibi, elimde kalan sapıyla da kalantorların üzerine yürümüşüm -ki inanın son kısımları hatırlamıyorum.

Haliyle sahne hayatımız sona erdi, tabi Şahika aşuftesinin de. Meğer zihni melekeleri aldığı darbeden sonra eskisi gibi olmayacakmış. Ayol zaten şehevi melekelerinin haricinde zihni melekelerine kim bakmıştı ki orospunun. Çok affedersiniz tekrar efendim. Her neyse, sonuç olarak adam yaralamaktan ve cinayete teşebbüsten birkaç yıl mahpusta yattık. Musıkîye küstüğüm bir gerçektir, sağolsun dostlarımız içeride baktılarsa da, hiçbirisinin musıkî dünyasından olmamasıdır belki de bunun sebebi. Lakin bir şey söylemek isterim ki, o enstrümanı kırmak ve aşufteyi bertaraf etmek kadar keyifli bir şey de yokmuş dünyada…

Yalnız geçenlerde, Amerikalı ve İngiliz kimi müsıkîşinasların sahnede enstrüman parçaladıklarını, yaktıklarını falan duydum. Bu musıkîşinas arkadaşların alamet-i Musıkîyesıymış onlar. Bir iki garb görmüş dostum, bu hareketin telifini alabileceğimi ve sahnede kırılan her enstrüman için bana para ödeneceğini söylediler. Müracaatımızı ettik bakalım, bekliyoruz… İster misiniz moda olsun bizim isyanımız, bu pejmurde gençler arasında… Pek gülerim vallahi efendim, pek gülerim…

Ender Testere IKEA’ya Karşı

Şu hayatta neden nefret ediyorsun diye sorsalar, en birincisi IKEA derim allahıma! İkincisi de sattıkları köftelerdir. Yannış anlamayın abiler, mevzu öyle marka takıntısı, Avrupa bozuntusu, İsviçre köftesini donunda sallayacak İnegöl ve Tekirdağ köftelerini daha çok sevmem değildir, anadın mı… Bir kere öyle mobilya olmaz anadın mı.. Haydi öyle yaptın diyelim, bari adam gibi isim ver anadın mı. Kalü beladan beri çalışma masası olan zıkkıma; Jonas, Andreas, Birtutikibas gibi isimler verirsen birader, bizim memleketin halkı o zıkkıma insan muamelesi yapar anadın mı. Masaya masa demez, Jonas’ı çekiver der. Bak geçen ne oldu, anlatayım… Bizim mahalle bakkalının, buz dolabının arkasında piizleniyorum anadın mı, içeriye iki karı girdi; arkadaşına IKEA’ya gidelim, orada çok güzel Jonaslar var, Müllerler var, Andreaslar vaar, diyor böyle ağzını yaya yaya çok affedersin. Şeytan dedi kalk ayağa, çak ağzına hem kızın konuşması düzelsin, hem de şu IKEA’nın ne kadar zararlı olduğunu çakozlasın. Ama işte ya sabır dedik anadın mı, eh ne de olsa arkadaşımızın dükkanı. Şimdi müşteri veli nimettir anadın mı, öyle tutup terso yapsan olmaz. Bi de ayıptır söylemesi, ben kadın erkek dinlemem, çakarım affetmem anadın mı. Ya sabır dedik, birayı fondip ettik çıktık oradan. İki kuruşluk ağız tadımız vardı, içine sıçtı zilli karı ama neyse.

Şimdik abiler, bu IKEA’ya kılım dedim anadın mı. Kılım ekmek kuran çarpsın yaa. Bana yetki verseler, memleketteki bütün IKEA’ları kapatırım, içindeki malları da toplar yakarım anam avradım olsun. Şimdi, Ali Mak Biyıl diye bir karı varmış, artık dönme midir, yoksa babası erkek olsun diye çok istemiş de bahtına kız mı olmuş çocuğu, ama bu ismi vermeyi mi çok istemiş orasını bilemem. Ama Ali diye karı olmaz, Mak zaten futbolcu bir de hamburgerci ismidir arkadaş, karıda Mak olmaz, onu bilirim. Haa bak bir tane şarkıcıda var bildiğim, onun da ayrı hastasıyım; Lorenzo Mak Renzo. Aha bu Ali Mak Biyıl karısı, büyük şehirlerin çalışan ve yannız yaşayan hatun kısmının sembolüymüş, işte IKEA’nın büyük şehirlerdeki en çok kullanıcısı bu tip ablalarmış! Ulan gavurun dölü, ulan cibiliyetsiz, ulan cenabet pezevenkler, haydi o tatsız tuzsuz köfteyi kakaladınız millete, peki birader bizim ekmeğimize niye kan doğruyorsunuz? Benim kısmetime niye mani oluyorsunuz?

Şimdik abiler, ben marangozum. Babam marangozdu, dedem marangozdu, onun babası, babasının babası da marangozmuş. Ben baş parmağımla çivi çakarım, dişimle çivi çeker, dırnağımın ucuyla zımpara yaparım anam avradım olsun. Şöyle baktım mı, bir masa kaç santim, gardolabın arızası nerede, sandığın neresi eğik, kitaplığın raf aralığı nedir saniyesinde tıkır tıkır sayarım. Bir kere vurmak suretiyle, 7’lik 148 tane çiviyi çakmışlığım var benim ya! Ama bu gavurun oğlu IKEA mahvetti beni… Belimi büktü, ekmeğimi aldı elimden.

Efendim?… Yok abim yok, öyle satışların azalması falan değil benim derdim. Şükür o yerinde, hâlâ yaptıranlar var, kitaplıktır, mutfak dolabıdır akmasa da damlıyor anadın mı. Bizim memleketin evleri IKEA malına göre değil ki, özel ölçüyle yaptıracaksın mecbursun… Benim sıkıntım bu Ali Mak Biyıl tayfasında. Şimdi benim iş yaptığım bu muhitte, bazı ablalar var böyle tek yaşıyor, bekâr özgür kadın ayağı, anadın mı şşş! Sipariş ister, haftasında yapar teslim ederim. Amaa, bir çentiği boş bırakırım ki, üçüncü gün bir alo çaksın bana şşşş. Hemen giderim, kapağı onarırken bir su isterim, iki muhabbet ederim, dakikasında tavlarım anadın mı… Geceyi anlatmak bize yakışmaz, orasını sen zaten anladın sen, anadın mı şşşş. Ne yaparsın abim, hep duyuyoruz, sucu, tüpçü, sütçü fantazisi falan ayağına millet şeyinin üstünde fındık kırıyor çok affedersin. Ben de bizim dükkanı yenileyip, hemen üniforma çaktım anadın mı, saça şekil verdim, sakala bıyığa bu İtalyan futbolcular gibi model çaktım, Amarikan itfaiyecisi gibi kas yaptım, tasarım dediler, dergilerden arakladığım modellerle koltuk, sehpa, kanepe yaptım o derece yeniliğe açığım yani. Tabi ne, uçkur sevdasına… Ama bu zürriyetine tükürdümünün IKEA’sı yılların Ender Testere’sini eli şeyinde kodu anam avradım olsun. Herifçioğulları bir masa yapmış, ağırlığı ben diyim 15 sen de 20 kilo haydi bir de benden olsun 21 kilo. Ama birader, bu Ali Mak Biyıl’ın eline ver bir tornavida, hatun on dakikada yapar. Yani en aptal insan bile kurar bu zıkkımı, öyle teknik geliştirmişler… Çıtır çıtır kuruyorsun, haa malzeme dandik, iki kere yerinden oynat koca masa artık senin bebeye beşik olur anadın mı. Ama yapmış pezevenkler… Ender Testere müşteriye göre arızalı ürün yapardı ki, sonrasında ekmeğini yesin. Manitalarla karşılıklı, doldururduk içkilerimizi, hepsi benim elimden çıkma kanepede, masada, koltukta, gardolap yanında ateşli dakikalar yaşardık… Ama şimdi benim kalemim müşterilerin hepsi IKEA’yı keşfedince ya sadık ama bir ayağı çukurda ihtiyar müşteriler geliyor siparişe, ya da bir kütüphaneyi dolduracak kadar kitabı olan entel bozuntusu sakallı abiler geliyor. O kadar kitabı okuyunca dünyayı değiştirmesi lazım pezevengin, bu IKEA meselesini sorduğumda cevap bile veremiyon. Lavuğun biri de bir keresinde gelmiş, marketink falan diyor… Ben herife mobilyadan bahsediyorum, o hâlâ markette bakkalda…

O değil de bir şey duydum abim, bu IKEA montajcı eleman çalıştırıyormuş. Oraya mı müracaat etsem, dükkan bir taraftan çalışır, diğer taraftan IKEA’ya girer, orada işte Ali Mak Biyıl hanımların mobilyaları tıkır tıkır takarken, akabinde de hatunla tıkırdatırız bakarsın şşş… Geç kalmadan işe koyulmalıyım, adi bana eyvallah, eski müşterilerden birinin gardolap kapağı arıza yamış, şşşş ona montaj yapmam lazım, aanadın mı.

Published in: on Haziran 5, 2010 at 12:31 pm  Yorum yapın  
Tags: , ,

Bir Müntehirin Son Mektubu

Değerli kar’iler, daha doğrusu ölümümden sorumlu olanlar! Evet, sizler, ah avare çocuklar hele sizler hele sizler! Sizlersiniz beni bu hale getiren, sizlersiniz bu hayattan müteneffir bir vücud haline gelmemin müsebbibi, sizlersiniz içimdeki sıkıntının yegâne mimarı! Tabiatiyle ölümümden de sizler sorumlusunuz!

Ne zaman bir meclise, bir cem’ mekânına girsem dışladınız, her daim bilmediğim, yabancısı olduğum, cahil kaldığım mevzulardan bahsedip beni evvela kendi aranızda, saniyen cem’i cümlenin içinde madara ettiniz. Barda yanınıza yanaştım sinema sohbeti ettiniz; hepsinin sonuna mutlaka izlemelisin dediniz, artık hangi filmse bir türlü belirtmediniz… Bir sergiye gittim, yanınıza yanaştığım vakit asıl Paris’teki Pale Dö Löttörö’deki koleksiyonu görmen lazım üstad dediniz, bir matbuata heves ettim külliyat toplamaya giriştim, Abdülfelak Min Şerri Ma Halak isimli ulemanın eserini öve öve bitiremediniz! Sizinle iki kelime daha rahat konuşayım diye beste yaptım, beğenmediğiniz gibi ismini söyleyemediğim adamların, yine hiç ismini söyleyemediğim Opuslarını ardı ardına sıraladınız! Kendimi kapattım haneme, insanlardan kaçtım! Şimale, cenuba, şarka gittim geldim, garbı gördüm döndüm. Neyseki garbî bir matbuat devinin, fevkalade neşriyatla hayatımı değiştiren eserlerine kavuştum. Ama heyhaat, gel gör ki onları okumakta ve uygulamakta kaybettiğim zaman benim mahvımı hazırladı, artık yaşamanın benim için hiç anlamı yok! Ömrümü servetimi bu yolda harcadım, ne gülüp oynadım kâm aldım dünyadan, ne ma-i tesnim içebildim çeşme-i nev peydadan, göremedim ab-ı hayatın aktığını, gidemedim servi revanımla na şuradan buraya!

Efendim, sözünü ettiğim neşriyatın şumûl ismi, “Ölmeden Önce 1001…”dir. Bendeniz, ölmeden önce görülmesi gereken 1001 tablô uğruna dünyanın en menfur isimli pale’lerini birbiri ardına gezmek uğruna servetimi boca ettim, hattâ kimi eserleri görebilmek adına, sanat kaçakçılarına rüşvetler verip beyzadelerin özel mahzenlerinde saklı tutulan tablolarına gitmek uğruna gözlerimi bağlattım. Bu arada hazır gözümü bağlı bulan nice puşt, fi’l-i şenî’de bulunmaktan da geri durmadılar; ama onun yeri değil burası… Efendim servetimi bu yolda heba eyledikten sonra kalan paramın 3 bölü 2’siyle ölmeden önce dinlemem gereken 1001 besteyi dinlemek için kendimi heder ettim. Zira kimisinin notaları yok, kimisinin kaydı yok, kimisi hiç anlamadığım bir musıkîşinasın başyapıtı imiş, kimisi yılda bir kez icra edilirmiş… Derken müsıkî uğruna baldırıçıplak bir fukara oldum efendim… Akabinde dediler ki, ölmeden önce okuman gereken 1001 kitabı da tamam eyle. Dilimize terceme edilmiş olanları tedarik ettim evvela, hepsini bir tamam okudum lakin kimi kitabiyatın ya kayıp, ya bir efsane, ya da artık bileni bile kalmamış bir dilde vücuda getirildiği kara haberini duymam üzerine dünyam başıma yıkıldı. Özel mürebbiyelerle bilmediğim dilleri öğrendim, aralarında Sanskritçe, Urduca, Aborjince, Yakutskça, Çuvaşça gibi diller de vardı. Sözünü ettiğim neşriyatın müellifi deyyusu bulduğum vakit o okuduğum lenduha gibi kitapları sayfa sayfa… Tevbe estağfurullah, anlayamadığım, ne ara bunları kıraat eyledin de bu kitapların ölmeden önce okunmasına karar verdin pezevenk adam! Çok affedersiniz şu intihar mektubunda bile, birden asabî haleti ruhiyem peydahlandı! Kitap uğruna harcadığım zamanı da sizlere anlatmam mümkin bile değil, her kitabı bir gün okumakla geçse, dil öğrenme faslını bertaraf tutarak üç yılımın bir çırpıda geçiverdiğini, en sonunda da aklımda iki kelime bile kalmadığını bildirmek isterim… Sonrasında sıra ölmeden önce izlemem gereken 1001 filme geldi ki, diğerlerine nazaran pek daha kolaydı. Fakat ben öyle sanıyormuşum! Meğerse o sessiz filmler ne gürültülü, o Fransız filmleri aslında sanattan ne kadar uzak, o Âlman filmleri ne kadar da bungun, o Rus filmleri ne kadar çirkin, Amerikan filmleri ne kadar sıradan imiş. Hele bir de Doğu Avrupa sinamıs var ki, düşman başına. Yeni Dalgacılar, milletin yere göğe sığdıramadığı filmler var ki hepsinin boyu altında kalsın derim başka da bir şey demem… Kalan servetimin de 4 bölü 3’ü de sinema sevdam uğruna heder oldu. Her filme ortalama 2 saat, yani 120 dakikamı versem 1001×120=120120 dakika eder ki, bir güne taksim ettiğinizde hiç uyumadan, yemeden, içmeden, çok affedersiniz def-i hacet bile etmeden tastamam 82 gün eder. Bu hesabı Bahçeli Devlet’in başbuğu bile yapamaz emin olun! Ne yazık ki ölmeden önce görülmesi gereken 1001 yere gidemedim! Kutuplarda nevazil, Hint diyarında humma, Çin’de sıtma, Maçin’de kurdeşen döktüm, Afrika diyarlarında börtü böcek sokuğundan günlerce hasta yattım… Tamamlamadan geri döndüm memleketime…

Hasıl-ı kelâm, tüm bu 1001 mendeburu tamamlamak üzere çabalarken, evvelâ servetimi, akabinde ömrümü heba ettim… Artık çok affedersiniz bir tarafımın kılları kadaaife evrildiği gibi, başımdan geçenleri kitaba dökseniz okyanuslar mürekkeb olsa yetmez, filme çekmeye teşebbüs etsenis Warner Biraderlerin serveti tükenir, tablosunu çizseniz onun sığacağı duvarı bulamaz, bestesini yapsanız dinlemeye kıyamazsınız! Bitirdiniz beni bitirdiniz, ömrümü çürüttünüz, iflas ettim. Artık bir müflisim!

Bu da size vedamdır! Ölmeden önce izlenmesi gereken filmleri, okunması gereken kitapları, dinlenmesi gereken müzikleri, görülmesi gereken sanat eserlerini, gidilmesi gereken yerleri tamam eyledim ve hayatımın artık bir anlamı yok. Ne vardı bir kere aranıza alsaydınız şu garibi… Ölümümden sizler sorumlusunuz, evet sizler!

Muhittin Müntehiroğlu.

KASAP BAHTİYAR!

 

Sevmiyorum çocukları! Hele ki mahalle aralarında, sokakta top oynayanları, koşuşturanları, bağıra çağıra ortalıkta dolananları… Saklambaç oynayan çocukları kaçırmak iki gün sonra salıverip oyunu mahvetmek istiyorum, o patlayan çanak çömlekleri kafalarında kırmak istiyorum, körebe oynayanların gözünü patlatmak, çelik çomak oynayanların tekerine çomak sokmak istiyorum, misket oynayanlara o misketleri tek tek yutturmak istiyorum. Amaaa, hele ki futbol oynadıkları zaman, heyhat o zaman çok affedersiniz eşek sudan gelene kadar kendilerini topla pataklamak istiyorum ne yalan söyleyeyim. Ama işte şimdi bir tanesini dövsen, anası gelir, babası gelir muhakkak bir kavga çıkar. Pijleri zırıl zırıl ağlar, camlarımı kırarlar (sanki topları kırmıyormuş gibi bir de taşlarını temizlerim veletlerin), duvarımı boyarlar. Her bir haltı yer bu fırlamalar!

Kendimi size tanıtmadım, çok affedersiniz. Bendeniz Bahtiyar Çukurbakır. Yıllarca bir pasajda tuhafiyecilik yaptım, bütün vergilerimi ve aidatlarımı günü gününe yatırıp emekli oldum. Perigeçidi sokağındaki iki katlı müstakil evimde yalnız ve fakat mesut bir hayat geçiriyorum. Bir de mahallenin pijleri olmasa çok daha keyifli olacak, ona kaniim. Dediğim gibi sevmiyorum efendim gürültücü veletleri. O kadar saydım ne haltlar yediklerini, ama en çok da top oynuyor üç kağıtçılar. Sanki biliyorlarmış gibi… Tahmin ettiniz değil mi, hayatım boyunca tuhafiyecilik yapmadım efendim. Hattâ tuhafiyeciliğe geçmek zorunda kaldığım gibi, şehir değiştirdim, az kalsın isim de değiştiriyordum da, vazgeçtim. Zira beni kimse soyadımla tanımaz, eh bu halimle de bilmezler!

Bendeniz bugünkü güzide kulüplerin transfer dönemlerinde en çok almayı istedikleri, birbirleriyle kıyasıya yarıya girdikleri, kimi zaman beni kaçırarak zorla sözleşme imzalattıkları bir zamanların Pırpır Bah’ı, şimdinin Kasap Bahtiyar’ıyım. Âlman teknik direktörümüz Hans Peter Wilhelm Schweinsteigerholfder ismimi söyleyemediği için Bah derdi kısaca, oradan kaldı. Yani öyle bestekârlığımız olmadığı gibi merak edip bu ecnebi besteciyi de dinlemedim. Epeydir yeni kaset çıkarmadı sanırım, yeni kaseti çıktığı zaman alacağım! Lafı karıştırmayalım, yer aldığım takımların her birinin kadrosunda vazgeçilmez isimlerin başında gelirdim. Kaptanlık yaptığım takımlar bile oldu. Kariyerimde 4 takımda görev aldım. Lakin başarılarla dolu kariyerim ne yazık ki o kadar da uzun değildi…

Topa olan düşkünlüğüm bir süre sonra bayka konulara dağıldı. Para ve şöhretle beraber kadınlarla, haliyle içkiyle ve başka insanlarla ve başka şeylerle daha fazla vakit geçirmeye başladım. Artık “kova” kelimesinin sadece kalecilere söylenen bir kelime olmadığını öğrenmiştim. Birgün artık nasıl uzatmışsak geceyi, maç saatine kadar toparlayamadım kendimi. Ama ilk on birdeydim. Gece boyunca kovaya sarılmıştım, ama kaleci değildi kendisi. Şampiyonluk maçında kendi kaleme attığım o harika gol, kariyerimin en güzel golü olarak kabul edilirken, bir o kadar da kariyerimi bitiren gol oldu ne yazık ki. Sezon başında transfer olmadığım takımın yöneticilerinden birisi peşime taktığı fotoğrafçıyla bütün gece alemlerinin görüntülerini basına sızdırdı…

Kendi kaleme gol atıp bütün sezonun içine tükürdüğüm maçtan sonra yaptığım açıklama ise hayatımı bitirdi ne yazık ki. Açıkçası hâlâ akşamdan kalma olduğum için ne söylediğimi hatırlamıyordum bile. İçinde; ben gördüğüme çakarım arkadaş. Yuvarlak hatlı dolgun kalçalı, iri memeli top olsun kadın olsun affetmem, yeter ki kale boş olsun acımam! gibi ifadeler varmış sanırım.İşte önce kadrodan çıkarıldım, akabinde elimizden kaçan şampiyonluk sonrası, taraftar evimi taşladı, kulüp başkanı beni tokatladı, takım arkadaşlarım bütün malzemelerimi parçaladılar. Bu da yetmezmiş gibi, ülkedeki bütün feministler aleyhimde propoganda yürüttüler. Davalar açtılar, onları TOP’a benzettiğim içinmiş bütün bu tantana! Halbuki ben kadınların bir kısmını, yani vücutlarının bir kısmını benzetmiştim. Neyse canım…

Sonra kaçtım bu hayattan! Kimse kusura bakmasın, alkole devam! Tuhafiyecilik sayesinde de kimi müşterilerle yakın temasımız olmuyor değil. Ama eskisi gibi güzelleri gelmiyor tahmin edeceğiniz üzere. Ne de olsa taşra muhiti buraları. Futbolculuk zamanımızda kenara koyduğumuz, artık nasıl akıl etmişsem üç beş kuruşla şimdiki evi satın aldım. Ama mahallenin pijleri kafa bırakmıyorlar ki sakin sakin oturayım. Pata küte top sesleri, ben de camı kırıp içeri giren topları geri vermiyorum. Evvelâ kesmekle tehdit ettim, ama nafile. Artık kesiyorum da. Sırf bu yüzden ismim Kasap Bahtiyar’a çıktı. Yani asla kasaplık yapmadım. Ama canım sokağın ortasında da top oynammaz ki! Kesmeyeyim de ne yapayım, top sahası mı burası? Değil efendim değil, yarın sizin pijlerinizin topları da olsa, onları da keserim alimallah!

Küçük Esnaf Derdi

 

Yok azizim yok, kime ne eziyet ettim, kimden ne beddua aldım bilemiyorum ama artık şuna kaniim ki, dünyanın en büyük sıkıntısı polis derdi dinlemekmiş. O nedir öyle yahu, anamdan emdiğim süt burnumdan geldi! Şu ömrü hayatımda benim de memur olmamdan dolayı memur derdi, küçük esnaf derdi ve taksici derdi dinlemeyi en büyük cehennem azabı olarak bilirdim. Ama heyhaaat, meğer ki öyle değil beterin beteri var imiş! Bugüne kadar hiç polis derdi dinleyeniniz oldu mu bilmem ama, siz siz olun ilk fırsatta kaçın oradan. İlk giriş cümlesinden itibaren sizi prangalıyorlar ve hemen akabinde esir düştüğünüz polisin çenesinin çin işkencesine maruz kalıyorsunuz…

Öyle ki, bu dertli polislerin kimisi görev başında on kaplan gücü misali, bir memur, bir taksici ve bir küçük esnaf gücünü ilave ediyorlar bünyelerine, gerekli benzerlikleri yakaladıkları anda, defterinizi dürüyorlar… Efendim görev saatleri insanoğlunun çalışacağı gibi değilmiş, diğer memurlar aslında ne rahatmış, çalışma zorlukları kimsein umrunda değilmiş, her gün hır gür belayla uğraşıyorlarmış, kelle koltukta ne de olsaymış, ne geceleri ne gündüzleri kalmamış, aldıkları da zaten üç kuruşluk maaşmış, kime versen beğenmezmiş, buna rağmen ne kadar dürüst olursa olsun herkes tarafından rüşvetçi görülürlermiş, suçluların kimilerine göz yumduklarını hatta kimileriyel ortak çalıştıklarını bile söylerlermiş. Kaç yıllık kurumda elbette çürük elmalar olacakmış, ama bunu herkese mal etmek mallıkmış, kimliğimi görebilirlermiş bu onların göreviymiş, ama vatandaş da kimlik sorabilirmiş bu onların vatandaşlık hakkıymış. Efendim? Yok yok, hayır kesinlikle vatandaşa bağırmazlarmış, el kaldırmak, şiddet uygulamak onların bildiği yollar değilmiş, elbette arada damara basan vatandaşlar varmış e ne yapsınlarmış? Eylem mi, eylemlerde memuru tartaklamak işçiyi öğrenciyi dövmek mi? Hâşaaa sümme haaşaaa, iftira efendim iftiraymış. Görüntüler mi, film hilesiymiş onlar efendim, bana bizzat gösterdiler!

Halka hizmet hakka hizmet için buradalarmış, öyle kadrolaşma yokmuş efendim. Ney, bak gene rüşvet meselisiymiş, hayırmış efendim hayırmış, gece açık tezgahlardan dükkanlardan bir şey almazlarmış, vatandaşın iyi niyetinin bir göstergesiymiş efendim, eh çırak ayağına kadar getirmiş, geri çevirmek kabalıkmış, hem geri çevirse bu sefer de reddetti diyeceklermiş, polis vatandaşa sırtını döner miymiş, e dönmediğin zaman da rüşvetçiye çıkıyormuş adları. Hayır efendim hepsi psikolojiden haberdarlarmış, silahı onlar da sevmezmiş, eh akademide havaya uyarı atışının yere paralel olacağını öğretmişlerse kabahat onların mıymış, her gün aynı insanı dört kere durduklarında şehirdeki suç oranında da yüzde yirmibeş azalma oluyormuş, zira suçlu siz olmasanız bile, sizi orada on dakika bekleterek bir sütübozuğun sizi bıçaklamasını, kaptı kaçtı yapmasını veya buna benzer şeyler yapmasını önlüyorlarmış.. Kim? Nerede? Aslaaymış efendim, asla okkalı arabaları es geçip fukara taksiciye çökmezlermiş, hatalı yere park eden babasına ceza yazan bile varmış ekipte, bir tanesi valinin kızına ceza yazmış da plaket almış, yok efendim ne sürülmesi kıdem bile vermişlermiş kendisine. Yok öyle değilmiş, aslında olay başkaymış, onlar çocuk değilmiş efendim eşek kadar adamlarmış, tabi günah keçisi hazırmış bulmuşlar fukara polisi vur abalıyaymış…

Bu böyle uzuyor efendim, bir süre sonra fenalaşmışım, güneşin altında bekleye bekleye malum tansiyon falan derken küt gidivermişim. En son birileri beni kenara taşırken, hâlâ arkadan “efendim bak fenalaşınca yardım edeni bile olmuyormuş, oysa polislerin zaten sosyal güvenceleri de adam gibi değilmiş, özel sigortaları da olmuyormuş, iki lokmalık maaşı bir de özel sigortaya mı vereceklermiş, kimliğimi almamışım, beyefendi temizmişimmiş…”

Ah evladım öğretmenlikten emekli 72 yaşında bu fukaranın sicilini kim kirletebilir ki, on dikaki elinde tutmakla kirleneceğini sanıyorsun!

Published in: on Mayıs 26, 2010 at 3:43 pm  Yorum yapın  
Tags: , , , , , ,
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.